72 – Cin

Cin Sûresi, Mekke döneminde inmiş olup 28 ayettir. Cinlerden bahsettiği için sûre bu adı almıştır. Sûrede Allah’ın birliği, peygamberlik ve öldükten sonra dirilmek gibi meseleler konu ediliyor ve cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların yanlışlığı ve asılsızlığı, Kur’an âyetlerinin cinler üzerindeki etkisi ve âhiret hayatının kesin olduğu gibi hususlar işleniyor. Hz. Peygamberden Kur’an’ı dinleyen ve onun mesajından etkilenip imana gelen cinlerin ilâhî vahye duydukları hayranlık dile getiriliyor. Cinlerin de inanç bakımından müminler ve kâfirler, eylem bakımından iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrıldığı bildiriliyor. Mescitlerin sadece Allah’a ait olduğu ve oralarda Allah ile beraber başka hiç kimseye (hiçbir şeye, hiçbir varlığa) dua edilmemesi gerektiği vurgulanıyor. Hz. Peygamberin vazifesinin yalnızca Allah’tan gelen vahyi tebliğ etmek ve ona yüklenen elçilik görevini yerine getirmek olduğu ifade ediliyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

  1. (Ey Resul!) De ki: “Bana, cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı) dinlediği ve (kendi toplumlarına gidip) şöyle dediği vahyolundu:

Burada geçen “cin” kavramı görünmeyen ve ateşten yaratılan “cin” anlamına gelebileceği gibi mecazen “bölgede bilinmeyen ve uzaklardan gelen, yabancı insanlar” anlamına da gelebilir. Çünkü cinler dumansız ateşten yani ışından/enerjiden (Rahman 55/15) yaratılmış varlıklardır. Madem cinler insan türünden değil, o halde onlara kendi cinslerinden peygamber gelmeli. Nitekim “(O gün Allah zalimlere soracak) Ey cinler ve insanlar (görünmeyen ve görünen akıl sahibi iradeli varlıklar)! Size ayetlerimi anlatan ve böyle bir günle karşılaşacağınızı (haber vererek) sizi uyaran içinizden resuller gelmedi mi? …”  (En’am 6/130) buyrulmaktadır. Bu ayetten de anlıyoruz ki cinlere kendi içerlerinden peygamberler gelmiştir. Ayrıca 16. ayette geçen “biz onların hepsine bolca su (bereket ve rızık) verirdik.” ifadesi de buradaki muhatapların dünyalık varlıklar olduğu yönündedir. Zira ateşten yaratılan ve dünyalık nimetlerle alakası olmayan bir topluluğun yağmurla nasıl bir ilişkisi kurulabilir? Ancak semayı yoklayan ve orada çok güçlü koruyucuları ve ateşli savunma sistemlerini görenlerin ateşten yaratılan cinler olabileceğini düşünebiliriz.

  1. ‘Şüphesiz biz doğru yola ileten hayranlık verici bir Kur’an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız.’” Bkz. 46/29-32
  2. “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir. O asla eş ve çocuk edinmemiştir.”
  3. “Ve (şimdi anlıyoruz ki) içimizdeki aklı ermez (kişiler), Allah hakkında asılsız şeyler söylüyormuş.
  4. “Biz ise, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanıyorduk.”
  5. “Bir de şu gerçek var ki; insanlardan birtakım kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı, bu da cinlerin taşkınlığını artırırdı.”

Ayette geçen “ricâl” ifadesi, burada, “kişiler/kimseler” anlamında kullanılmıştır. İnsanlara “el-ins”, cinlere de “el-cinn” diye yapılan hitap hem erkek hem de kadınları kapsamaktadır. Kur’an’da sıkça görülen “rical” kelimesi, Nur 24/37, Ahzab 33/23, A’râf 7/46 ve Ahzab 33/23 surelerinde olduğu gibi birçok yerde “kişiler” anlamında kullanılmıştır.

  1. “Gerçekten onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi öldükten sonra tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.”
  2. “Doğrusu biz (cinler topluluğu, meleklerin sözünü dinlemek için) semayı yokladık. Fakat onu güçlü/çetin bekçilerle ve yakıcı ışınlarla dolu bulduk.” Bkz. 37/7-10
  3. “Oysa biz (Peygamberin gönderilmesinden önce) haber dinlemek için göğün bazı yerlerine otururduk. Ama şimdi kim dinlemeye kalkışırsa, derhal kendini gözetleyip izleyen bir alevle karşılaşıyor.”
  4. “Biz kesinlikle bilmiyoruz, yeryüzündekiler hakkında şer mi murat edilmiş yoksa Rableri onları doğru yol bilincine ulaştırmayı mı murat ediyor? (Bunu tam kavrayamadık) Bkz. 27/65

Yani “gökyüzünün böyle sıkı denetim altına alınmasıyla yeryüzünde yaşayanlara bir ceza mı verilmek isteniyor, yoksa Rableri onları doğru ile eğriyi ayırt etme bilinciyle donatarak kemale erdirmek mi murad ediyor? Bunu bilemedik doğrusu.”

  1. “Nitekim bizden iyiler de var, bu düzeye erişememiş olanlar da var. Biz farklı yollara ayrılmışız (değişik inanç ve davranışlara sahibiz).”
  2. “Biz (Kur’an’ı dinleyince) anladık ki; yeryüzünde (ne kadar güçlü olursak olalım) Allah’ı aciz bırakamayız, (evrenin başka köşelerine) kaçmakla da O’nun elinden kurtulamayız.”
  3. “Hiç şüphesiz biz, o yol gösterici (Kur’an’ı) işitince, ona inandık. Artık kim Rabbine inanırsa, o ne (mükâfatının) eksileceğinden korkar, ne de haksızlığa uğrayacağından.”
  4. “Kuşkusuz içimizde Müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da. Kim Müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.”
  5. “Hak yoldan sapanlara ve zulmedenlere gelince; onlar cehenneme odun olmuşlardır.”
  6. (Allah şöyle buyuruyor:) Eğer onlar, İslâm ve iman yolunda (diğerleri gibi) hep dosdoğru gitselerdi. Elbette biz onların hepsine bolca su (bereket ve rızık) verirdik.
  7. Bu nimetimiz onları imtihan etmek içindir. Kim Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse Allah onu gitgide artan çetin bir azaba sokar.

Fakirlik bir imtihan olduğu gibi zenginlik de bir imtihandır. Allah’ın insana bolca nimet ihsan etmesi, bir imtiyaz olarak değerlendirilmemeli. Verilen nimetlerin şükrü eğer eda edilmezse ve o nimetler Allah’ın istediği istikamette kullanılmazsa imtihan kaybedilmiş demektir. 

  1. Şüphe yok ki mescitler, (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, (Oralarda) Allah ile beraber başka hiç kimseye (hiçbir şeye, hiçbir varlığa) dua etmeyin, yalvarmayın! Bkz. 22/40

Burada mescitlere has özel bir uyarı söz konusudur. “Mescid” ten kastedilen; sadece ibadet yeri olarak düşünülen, Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmek maksadıyla insanların cemaat olarak bir araya geldiği mabedler, camiler ve daha bu amaçla kullanılan pek çok yerlerdir. Allah, buralarda sadece kendisine ibadet edilmesini, kendi öğretilerinin müzakeresinin yapılmasını, ilahi vahye uygun programlar düzenlenmesini istiyor. Bu mekanların başkalarıyla paylaşılmasına asla müsaade etmiyor. Bu yasak, insanların başkasına duasından dikkatlerini dağıtacak süslemelere ve Allah’ın birliğine ve otoritesine gölge düşürecek duvar yazılarına kadar mekân içindeki her şeyi ihtiva eder.

  1. Hal böyleyken Allah’ın kulu (Muhammed), tek olan Allah’a çağırdığında, o (hakikati inkâr ede)nler hep birlikte etrafını telaşla kuşatırlardı.
  2. De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime kulluk ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”
  3. De ki: “Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim.”
  4. De ki: “(Eğer ben hak yoldan saparsam) hiç kimse beni Allah’(ın azabın)dan kurtaramaz ve O’ndan başka bir sığınak da asla bulamam.”
  5. “(De ki; benim görevim,) Benim görevim, Allah’tan gelen vahyi size tebliğ etmek böylece bana yüklediği elçilik görevini yerine getirmekten ibarettir. Kim Allah’a ve O’nun resulüne karşı gelirse, bilsin ki ona, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.”
  6. Onlar kendilerine yönelik tehditlerin somut olarak gerçekleştiğini (kıyameti/azabı) gördüklerinde hangi tarafın destek bakımından zayıf ve sayıca az olduğunu anlayacaklardır.
  7. De ki: “Bilmiyorum, size vaad edilen (kıyamet ve azap) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?”
  8. Gaybı (yaratılmışların kavrayış sınırlarının ötesindekini) sadece O bilir. Erişilmez derinlikteki sırlarını hiç kimseye açmaz.
  9. (Gaybı bilen Allah), bu sırları(n bazılarını) sadece hoşnut olup seçtiği elçisine bildirir. Bu durumda (mesajı korumak için) o elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler/bekçiler yerleştirir.

Buradaki “elçi” ifadesinden kastedilen vahyi getiren “Melek Cebrail” ya da başka bir melek olabilir. Çünkü âyetin ikinci cümlesinde; “(mesajı korumak için) o elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler/bekçiler yerleştirir.” buyruluyor. Nitekim bir sonraki ayet de bunu doğrulamaktadır. Eğer bu elçiden kastedilen Hz. Peygamber olsaydı onun da etrafında muhafızlar olacaktı ama Hz. Peygamber için böyle bir durum söz konusu değildir. Hz. Lût’un kavmini helâk etmek için görevlendirilen melekler Hz. İbrahim’e geldikleri zaman (Hud 11/77-81) onlar da gaipten yani Lût’un kavmini helâk etmekten Hz. İbrahim’e ve daha sonra Hz. Lût’a bilgi vermişlerdi. Böylece Allah hem meleklere hem de meleklerin haber getirdiği elçilerine gelecekten bilgi vermişti. Allah’ın, gaybı razı olup seçtiği elçisine bildirmesi, gaybı O’ndan başkasının bildiği anlamına gelmez. Bilakis gaybın bilgisinin sadece Allah’a has olduğunu gösterir. Nitekim “… Allah, gaybı size bildirecek değildir. Fakat Allah, elçileri arasından dilediğini seçer…” (A. İmran 3/179) buyrulmaktadır.

  1. O elçi bilsin ki Rabbi tarafından gönderilenleri, melekler ona tam olarak ulaştırmış, o da onlarda olanın hepsini almış ve her şeyi tek tek kavramıştır.”


Halk arasında cinlerin insan türünü etkilediği ve onların sağlığına zarar verdiği inancı oldukça yaygındır. Bu bakımdan cin şerrinden korunmak ya da cin çarptığı sanılan insanları iyileştirmek için bazı yollara baş vurulur. Bunlardan bir tanesi de “Cin sûresi” ni okuyarak hastayı iyileştirmektir. Cin şerrine maruz kaldığı düşünülen hasta üzerine cin sûresi kırkbir defa okunur, sûre içinde beş defa âyet sonlarında tekrarlanan “ehadâ” kelimelerinden sonra hastaya üflenir. Ancak bu âdetin güvenilir en küçük bir dayanağı yoktur. Zira cin sûresi cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların yanlışlığını, Kur’an âyetlerinin cinler üzerindeki etkisini ve âhiret hayatının kesin olduğunu anlatıyor. Dolaysıyla bu sûrenin cinlerin bir şerri olduğu ve o cinlerin şerrinden korunmak gibi bir geliş amacı bulunmamaktadır.